23 Şubat 2010 Salı

Bütün bunlar kayıtsız bir şubat sabahı işe gitmek istemememle ortaya çıktı. Ben aslında masum bir şekilde hazırlanıp çıkmayı düşünmüştüm. Oysa salondaki devasa kırmızı kanepem öylesine sakin ve sukunetle duruyordu ki üzerinde yayılmanın çok daha eğlenceli olacağını düşündüm. Bir sürü dosya word, excel sayfaları arasında telefon sesleri ve mecburi sosyal ziyaretlerden daha eğlenceli olacağını. Oturdum. Sabahın erken saatleriydi hem, biraz geç kalmanın kime ne zararı olurdu. Televizyonu açıp evin sessizliğini dinledim. Sorun yada sorumluluk yok. Yapılması gereken birşey de. Burada böyle oturup ölebilir insan. Huzurunun derinlikerine gömülmüş olarak. Bir kahve yaptım ve bir sigara yaktım. Kapalı alan yasaklarını munzırca delmenin saadeti içerisinde. Aslında ben tembel ve az üretken bir akademisyen olmak için yaratılmışken neden bu garip işte çalışmaktaydım ki? Kaderimi 36 yaşımda değiştirebilirmiydim? Her kadın gibi kaderimi değiştirecek bir erkeği bekleyebilirmiydim? İşte beyaz atıyla fırlayıp gelecek ve ve beni tembel, şişman bir akademisyen yapacak, nüfusuna alıp günlük telaşlarımdan ufak bir bedel karşılığı kurtaracak. Evet evet. Hayatımı bir erkeğe refere ederek geçirmemenin dayanılmaz hayal kırıklığı. Titreyip aslıma dönmeliyim belkide.